24 Mart 2010 Çarşamba

GİRİŞ


Dünya tarihi boyunca birçok kavme peygamberler ve elçiler gönderilmiştir. Ancak Rabbimiz'in farklı dönemlerde farklı kavimlere gönderdiği elçilerin hepsi, özünde aynı dini tebliğ etmişlerdir. Onlar gönderildikleri kavimleri bir ve tek olarak Allah'a iman etmeye, putların önünde secde etmekten vazgeçmeye, sadece Allah'ı hoşnut etmek için yaşamaya, Allah'a güvenip sadece Allah'tan yardım dilemeye, Allah rızası için salih amellerde bulunmaya ve güzel ahlaklı olmaya çağırmışlardır. Peygamberlerin anlattıkları hak dinin inanç esasları her zaman aynı olmuş, ancak dönemin ve ortamın koşullarına göre uygulamalarda bazı farklılıklar bulunmuştur. Örneğin Hz. İsa (as), farklı bir din getirmemiştir. Geçmiş peygamberlere gönderilen de, Hz. Musa (as)'a, Hz. İsa (as)'a vahyedilen de, son peygamber olan Hz. Muhammed (sav)'e indirilen de aynı dindir. (Bu benzerlikle, Tevrat ve İncil'in Hz. Musa (as) ve Hz. İsa (as)'a ilk gönderildikleri halleri kastedilmektedir. Çünkü Rabbimiz'in insanlara hidayet rehberi olarak gönderdiği bu iki İlahi Kitap vahyedilmelerinden sonra tahrif edilmiş, orijinal hallerinden uzaklaşmışlardır.) Nitekim Allah müminlerin bu dinler arasında hiçbir ayrılık gözetmemelerini bir ayette şöyle bildirmiştir:


...Onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar.
(Bakara Suresi, 4)
De ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O'na teslim olmuşlarız." (Al-i İmran Suresi, 84)

Bir diğer ayette ise şu şekilde bildirilmektedir:

O: "Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidayete erdirir. (Şura Suresi, 13)

Rabbimiz, mübarek dinini zaman içinde birçok kavme göndermiş ve peygamberlik makamıyla şereflendirdiği elçileri aracılığıyla onları uyarmıştır. Hak dinin tebliğ edildiği her insan, Allah'ın elçileri aracılığıyla davet ettiği bu dine uymakla yükümlü tutulmuştur.

Allah'ın alemler üzerine seçip, örnek kıldığı elçilerin hayatları, yaşadıkları olaylar, karşılaştıkları zorluklar, giriştikleri büyük mücadeleler tüm insanlar için önemli mesajlar ve dersler içerir. Kuran'da, hayatıyla, mücadelesiyle, ahlakıyla insanlara örnek gösterilen peygamberlerden biri de Hz. İsa (as)'dır.
Hz. İsa (as)'ın doğumu, hayatı ve Allah Katına alınması hep mucizevi şekillerde gerçekleşmiş, bu mübarek insanın hayatı Kuran'da ayrıntılı olarak haber verilmiştir. Allah Kuran'da birçok peygamberin kıssalarını bizlere bildirmektedir. Ancak Hz. İsa (as) çeşitli yönleriyle diğer peygamberlerden farklı bir konuma sahiptir. Allah'ın üstün ilimlerle desteklediği bu değerli kulu daha beşikteyken konuşmuş, dünyada kaldığı süre içerisinde çevresindeki insanlara büyük mucizeler göstermiştir. Onun bu özel durumunun diğer bir delili de, Allah Katına alınışı ve tekrar dünyaya gönderileceğine dair Kuran'da önemli işaretlerin olmasıdır.

Bu kitabın amacı Hz. İsa (as)'ın hayatını ve mücadelesini, sahip olduğu üstün ahlak ve karakteri yakından tanımak, ilgili Kuran ayetleri ve Peygamber Efendimiz (sav)'in hadisleri ışığında bu kutlu insanın yeniden dünyaya dönüşünün müjdesini vermektir. Rabbimiz Kuran'da, Hz. İsa (as) hakkında gelecek zamana (Kuran'ın indirilmesinden kıyamete kadar ki dönem) yönelik bazı önemli işaretler vermiş, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ise hadislerinde Hz. İsa (as) hakkında çok önemli müjdeler bildirmiştir. Büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi'nin Hz. İsa (as)'ın ikinci kez dünyaya gelişinin ardından yapacağı büyük mücadele hakkında verdiği değerli bilgiler ise tüm okuyanlara çok büyük bir müjde olup, şevk ve heyecanlarını artıracaktır. Tüm bunlar bir önceki sayfada da belirttiğimiz gibi, Hz. İsa (as)'ın çok olağanüstü bir yaratılışla yaratıldığını, hayatının da mucizevi şekilde geliştiğini bizlere göstermektedir.

Bu kitabı okurken bir yandan Hz. İsa (as)'ın Kuran ayetlerinde ve hadislerde aktarılan, Rabbimiz'in lütfu olan mucizelerle dolu yaşamı hakkında bilgi sahibi olurken, bir yandan da çok özel bir zaman diliminde yaşadığımızı fark edeceğiz. Bu çalışmanın amaçlarından biri ise, Kuran ayetlerinde yer alan önemli bir mucizeye dikkat çekilmesinin yanı sıra Kuran'da pek çok vesileyle övülmüş olan mübarek elçisinin, Meryem oğlu Hz. İsa (as)'ın yeryüzüne ikinci defa gönderilişine erişenlerden olabilmenin fiili bir duasını yapmaktır. Hiç unutmamak gerekir ki, Hz. İsa (as)'ın gelişi tüm dünyayı etkileyecek olağanüstülükler taşıyan, mucizevi ve metafizik bir olaydır. İşte bu nedenle tüm iman sahiplerinin bir an önce harekete geçmeleri ve birlik içinde Hz. İsa (as)'ı en güzel şekilde karşılamak için ellerindeki tüm imkanları seferber etmeleri gerekmektedir. Heyecanla, aşkla, şevkle yapılacak olan bu büyük hazırlık fiili bir dua olacak, bu hazırlığı yapmayanlar ise Hz. İsa yeryüzüne döndüğü zaman hiç şüphesiz çok büyük bir pişmanlık yaşayacaklardır. Tüm alametler bize göstermektedir ki: Hz. İsa (as)'ın gelişi çok yakındır ve hazırlık yapmak için kaybedilecek zaman yoktur.

İnsanlara uyarıcı ve müjdeleyici olarak gönderilen mübarek elçiler, Rabbimiz'in onlara bahşettiği bu şerefli sorumluluğu yerine getirirken çeşitli zorluklarla karşılaşmışlardır. İnkarcılar onların Allah'ın dinini tebliğ etmelerini engellemek istemişler, türlü tuzaklar, iftiralar ve saldırılarla insanların elçilerin izinden gitmelerine mani olabileceklerini sanmışlardır. Allah yolunda mücadele eden tüm elçilerin başlarına gelenler, Hz. İsa (as)'ın da başına gelmiş, yeryüzünde aralarında bulunduğu süre boyunca hem putperest Roma iktidarının, hem de bağnaz din adamlarının çeşitli saldırılarına maruz kalmıştır. Gerçek dinin düşmanı olan bu iki akımla aynı anda mücadele etmiş, bu mücadele sırasında ise yanında çok az sayıda Allah'a inanan insan olmuştur.

Hz. İsa (as)'ın mucizevi doğumu, hak dini anlatması, hayatı boyunca Allah'ın lütfuyla gösterdiği mucizeler, onun kısa sürede o dönem halkı tarafından beklenen Mesih olarak tanınıp sevilmesine yol açmıştır. Ancak halktaki bu yoğun sevgi ve Hz. İsa (as)'ın bağnaz din adamlarına getirdiği haklı eleştiriler, bu çevrelerin saldırılarına ve bu kutlu insana çeşitli tuzaklar kurmalarına yol açmıştır. Hz. İsa (as)'ı öldürmek için yaptıkları girişimler Allah'ın onu Kendi Katına yükseltmesiyle boşa çıkmıştır.

Hz. İsa (as)'ın hayatını ve mücadelesini ayrıntılı olarak incelemeye başlamadan önce konuyla ilgili kaynakların neler olduğunu öğrenmek faydalı olacaktır.

Hz. İsa (as)'ın hayatıyla ilgili kaynaklar


Şimdiye kadar bulunmuş en eski İncil parçası. (MS 125)
İncil, Roma İmparatorluğu'nun doğu kesiminde konuşulan Grekçeyle yazılmıştır.
Hz. İsa (as)'ın hayatını anlatan çeşitli kaynaklar vardır. Bunların başında günümüze kadar hiç değişmeden gelen ve içinde hiçbir çelişki bulunmayan Kuran-ı Kerim gelir. Bu yüzden tarih boyunca tahrif edilmiş olma ihtimali olan diğer kaynaklardaki bilgilerin doğruluğu ancak Kuran'da haber verilen bilgilere uygun oldukları ölçüde kullanılacaktır. Kuran'la çelişmeyen diğer bazı tarihi ve arkeolojik bilgiler için ise, başta İncil olmak üzere o dönemlerden kalma vesikalar kullanılacaktır. Hz. İsa (as)'ın hayatı, tebliği ve inkar edenlerle yaptığı mücadele ile ilgili başvurabileceğimiz bir diğer kaynak ise Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in mübarek hadisleri ve kıymetli İslam alimlerinin açıklamaları, tefsirleri ve yorumlarıdır.
Hıristiyanların kutsal kitabı olan ve Hz. İsa (as) hakkında en ayrıntılı bilgileri veren İncil, bu konuda önemli kaynaklardan biridir. Ancak İncil Hz. İsa (as)'ın ardından çeşitli tahrifatlara uğramış ve orijinalliğini kaybetmiştir. Bu nedenle de içinde Allah'ın vahyine dayanan hak bölümler olabileceği gibi, tamamen insan yazımı olan bölümler de bulunmaktadır. Bu yüzden İncil'in, Hz. İsa (as)'ın hayatı, mücadelesi ve tebliğiyle ilgili, Kuran'la mutabık olan bölümleri, önemli bir tarihi belge olarak dikkate alınmalıdır.

İncillerin en erken, Hz. İsa (as)'dan 30-40 yıl sonra kaleme alındığı tahmin edilmektedir (MS 63) Ancak elimizde bu metinlerin hiçbiri yoktur. Ele geçirilen en eski metinler 3. ve 4. yüzyıllara aittirler. Hıristiyanlığa bugünkü şeklini veren Pavlus'un mektupları ise İncillerden daha önce kaleme alınmıştır (MS 52-63).
Bunların dışında Flavius, Filon, Tacitus gibi o dönemlerde yaşamış tarihçilerin eserlerinde de küçük bölümlere rastlamak mümkündür. Ayrıca bu tarihçiler, Hz. İsa (as)'ın şahsıyla ilgili olmasa da onun yaşadığı dönemle ilgili ayrıntılı bilgiler vermişlerdir.

Son olarak o dönemle ilgili arkeolojik kazılar ve bu kazılarda ortaya çıkan bulgular da Hz. İsa (as)'ın yaşadığı dönemin ve olayların anlaşılması için kaynak olarak kullanılacaktır.

Hz. İsa (as) zamanında Filistin


Yunan mitolojisinin hayali tanrılarından Zeus
Hz. İsa (as)'ın yaşadığı dönemde, Akdeniz tümüyle Roma İmparatorluğu'nun egemenliği altındaydı. İmparatorluk büyük askeri fetihlerle topraklarını genişletmiş, Akdeniz'i bir iç göl haline getirmişti. İmparatorluk askeri alanda olduğu kadar kültürel alanda da en güçlü dönemlerinden birini yaşıyordu. Eski Yunan (Grek) medeniyetinin kültürel mirasını devralmış ve onu yeni eklemelerle ilerletmişti. Helenizm adı verilen bu akım, din dahil olmak üzere hayatın bütün alanlarına hakim oluyordu. Mimari ve sanat oldukça ileri bir düzeydeydi. Romalılar kendilerini diğer toplumların çok üzerinde görüyor ve kendi hayat şekillerini işgal ettikleri topraklar üzerinde de yaygınlaştırmaya çalışıyorlardı.
Roma'nın dini, Akdeniz çevresinde yaşayan tüm toplumlar gibi, çok tanrılı sapkın bir dindi. Yunan mitolojisinin hayali tanrıları, farklı isimler altında, Roma mitolojisinde de kullanılmaktaydı. En büyükleri Jüpiter olarak adlandırılan ve heykellerle sembolize edilen birçok puta tapınılıyordu. Bazı Roma İmparatorları ise kendilerini de bu sahte ilahlar arasına dahil eden kanunlar çıkarmışlardı. Öte yandan Roma'nın hakim olduğu topraklarda Yunan pagan dini ve bu inanışa ait sahte ilahlar da yaygındı: Zeus, Hermes, Venüs gibi Yunan putlarının heykelleri büyük kentlerin meydanlarını süslüyordu. Tapılan putlar bunlarla sınırlı değildi. Her şehirde, her mahallede hatta her evde büyüklü küçüklü, farklı putlar, onlara ait heykeller, resimler, özel tapınma ve adak bölümleri yer alıyordu. Romalı yöneticiler bu çok tanrılı sapkın dinleri, kendi hakimiyetlerini yaygınlaştırma konusunda bir araç olarak kullanıyorlardı. Roma, hakimiyetini tehdit etmediği sürece kimsenin dinine karışmıyor, bilakis bu sapkın inançları teşvik ediyor, her tarafa tapınaklar, sunaklar, heykeller inşa ederek putperest inanışları körüklüyordu. Onlar için bu sapkın dinler, kitlelere sadakati telkin etmenin ve onları denetlemenin bir yoluydu, soyut ve bu dünyayla doğrudan ilgisi olmayan bir alana aitti.


MS 1. yüzyılın sonlarında Roma İmparatorluğu Batı Avrupa, Kuzey Afrika ve Batı Asya'nın büyük bir bölümünü kontrol ediyordu. İmparatorluk, inşa edilen yollarla ve limanlarla birbirine bağlanmıştı. Bu geniş ağ, Hıristiyanlığın yayılmasını kolaylaştırdı. (Üstte) MS 117 yılında Roma İmparatorluğu.


Onlar, yeryüzünde gezip-dolaşmıyorlar mı ki, böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını bir görsünler. Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha üstün idiler. Fakat Allah, onları günahları dolayısıyla (azapla) yakalayıverdi...
(Mümin Suresi, 21)
Romalılar başka bir kültürle karşılaştıklarında, o toplumda kendi sahte ilahlarının benzerlerini arar ve böylece üstünlük sağlayacak bir bağlantı kurmaya çalışırlardı. Bu yüzden özellikle IV. Antiyokus Epifanes zamanında, bir ve tek olarak Allah'a iman eden Yahudilere, Zeus adlı baş tanrılarını sapkınca benimsetmeye çalışmışlar, ancak bu durum aralarında büyük mücadelelere yol açmıştır. Dindar Yahudiler, kutsal toprakları manevi olarak kirleten bu Roma putlarına karşı sert tepkiler göstermişler ve Romalıların putperest inançlarını yaygınlaştırma çalışmalarına şiddetle direnmişlerdir.
Romalılar, Yahudi dininin kendi batıl dinlerinden çok farklı olduğunu ve onların dinlerine olan bağlılıklarını gördükleri için, Yahudilerin içişlerine, özellikle dini konularına fazla karışmamaya karar verdiler. Filistin'i yönetimleri altında bulundurdukları dönem boyunca, Yahudilerin dini inançlarının gereklerini yerine getirmelerine izin verdiler. Yahudi halkının ruhani merkezi olan Tapınak, eskiden olduğu gibi görevli rahipler tarafından yönetilmeye devam etti. Roma yönetimi, Yahudi rahiplerin oluşturduğu ve en büyük dini mahkeme niteliğindeki Sanhedrin Kurulu'nun faaliyetlerini sürdürmesine de izin verdi.
Sanhedrin, Roma yönetimi altında bile, bir Yahudiyi yargılayabilir ve Yahudi şeriatının öngördüğü cezaları uygulayabilirdi. Roma'nın bu bölgeye atadığı yöneticiler halk arasında çıkabilecek isyanlara karşı sert tedbirler alıyor, vergi toplama konusunda da hiç taviz vermiyorlardı. Kendi yönetimleriyle işbirliği halinde bulunan Yahudi iktidarına bu yüzden müsamaha gösteriyor, onlara karşı gelişen isyan hareketlerini şiddetle cezalandırıyorlardı.


Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Babil'in asma bahçelerinin bir tasviri.
Hz. İsa (as) zamanındaki küçük Yahudi milleti eski dünyanın, devamlı birbirleriyle savaşan Mısır, Asur, Babil, Pers ve Suriye gibi büyük imparatorlukların tehlikeli sınırlarında bulunuyordu. Bu yüzden bağımsız bir devlet olarak uzun süre dayanamamış, Babil sürgününden (MÖ 586-538) itibaren farklı yabancı güçlerin hakimiyeti altında kalmıştır. Helenistik dönemde önce Mısırlıların, sonra Suriyelilerin ve son olarak da Romalıların hakimiyeti altına girmişlerdir. Sadece kısa bir dönem boyunca bir Yahudi krallığı kurulmuştu. Rahip kökenli bir aile olan Makabiler başlattıkları isyandan sonra (MÖ 167-142) bir süre hakimiyet kurmayı başarmışlardır. Yaklaşık 80 yıl süren bu hakimiyet boyunca Haşmonay Ailesi geniş bir alanda hakim olmuştu. Ancak kendi aralarındaki şiddetli liderlik mücadeleleri sonucunda hakimiyet sona erdi. İlk başta rakip partilerin desteğini alan Romalı General Pompey MÖ 63'te Kudüs'ü alarak Filistin'e girdi ve Yahudi topraklarını Yahudiye (Judea) bölgesiyle sınırladı. Haşmonay Kralı Hirkanos II ise, Roma valisinin emri altında sınırlı bir özerkliğe sahip oldu. Bu tarihten itibaren Yahudi halkının içinde, bu putperest idareye karşı hoşnutsuzluklar başladı. Romalılar MÖ 37'de bu krallığa son verdiler. Hirkanos II'nin damadı Herod, Romalılar tarafından Yahudiye Kralı olarak atandı.

Kral Herod dönemi

Roma yönetiminin Filistin'deki en öncelikli hedefi vergi toplamaktı. Her Yahudinin ödemekle yükümlü olduğu son derece ağır vergiler kondu. Roma bu yolla kendisine bağlı bir devlet mekanizması kurdu. Bu dönemde Romalıların zaaflarını bilen, Sezar'ın öldürülmesinden sonra değişen güç dengelerini kendi çıkarları için kullanmayı becerebilen ve Helen kültürüne olan hayranlığıyla tanınan I. Herod (MÖ 37-4), Romalıların yardımıyla "Yahudilerin Kralı" olmayı başarmış ve devletin sınırlarını yeniden bütün Filistin'e yaymıştır. Herod Romalılara yaranmak için Helen kültürünün yaygınlaşması yolunda büyük çabalar yürütmüştür. Bu kültürün sadece sanat, mimari gibi yönlerini değil daha önce bahsettiğimiz, dünyevi-maddeci özelliğinin de halk içinde yerleşmesine çalışmıştır. Bu dönemde Yahudi halkın desteğini alabilmek için Hz. Süleyman tapınağını yeniden inşa ettiren Kral Herod, bütün ülkeyi mimari eserlerle, heykellerle donattı. Bu gösterişli faaliyetler sonucunda, ona "Büyük Herod" (Herod the Great) ünvanı verilmiştir. Ancak bütün bu gösterişe rağmen, dindar Yahudi halkı Herod'dan nefret ediyordu. Çünkü o hem putperest Roma'nın işbirlikçisi, hem de halkına zulmeden bir lider olmuştu.

Matta İncili'ne göre Hz. İsa, MÖ 37-4 yılları arasında Filistin'i yöneten Büyük Herod'un halen kral olduğu bir dönemde doğmuştur. Resimde Herod'un bir sığınak olarak yaptırdığı Herodyum kalesi görülmektedir. Herodyum Kudüs'ün 8 km güneyinde yer almaktadır ve içinde çok büyük bir saray bulunmaktadır. Herod burada yakılmıştır. Ancak mezarı, yapılan kazılarda bulunamamıştır.


Herod savunmasız halka yönelik çok büyük katliamlar gerçekleştirmiş, zalim bir hükümdardı. Fra Angelico'nun (1387-1450) "Masumların Katledilmesi" isimli tablosu Herod dönemini tasvir etmektedir. 1451-1453 yılına ait olan tablo Floransa'daki San Marco Müzesi'nde sergilenmektedir.
Herod, Roma'nın desteğiyle, ülkesini MÖ 37'den MS 4 yılına kadar yönetti. Ölümünden sonra her ne kadar Yahudiler, Romalılardan Herod yönetiminin sona erdirilmesini istemişlerse de Romalılar ülkeyi Herod'un oğulları arasında bölüştürmüştür. Oğullarından biri olan Herod (Herodes) Antipas Romalılar tarafından Galile bölgesinin yöneticisi yapıldı. Tarihi kaynaklara göre Hz. İsa (as)'ın tebliği, en az babası kadar zalim olan Herod Antipas'ın krallığı döneminde gerçekleşmiştir. Bu bölgede yaşanan siyasi ve sosyal koşullar bu yüzden büyük bir önem taşımaktadır. Galile bölgesinin sosyal yapısı buraya yerleşen yabancı koloniler yüzünden tamamen değişmişti. Bölge Yahudiyeliler tarafından küçük görülüyordu. Yine de bölgenin kültür ve medeniyeti, başta Antipas'ın saray çevresi, büyük malikaneler ve belirli mahalleler olmak üzere, büyük ölçüde Helen etkisi altındaydı. Aramice konuşan, kendi halinde yaşayan Yahudi halkın dinsel gelenekleri ise Helen kültüründen uzak kalmıştı.
Daha önce de belirttiğimiz gibi geleneksel olarak Romalılar Yahudilerin din işlerine karışmazlardı. Ancak Romalı valilerden bazıları bu prensibe uymamışlardı. Özellikle Hz. İsa (as) döneminin valisi, Pontius Pilatus kendini bu kuraldan uzak tutmuş, şiddet ve zulmün hakim olduğu bir yönetim sergilemiş (MS 26-36) bu yüzden de görevden alınmıştır.

Hz. İsa (as) döneminde Yahudi mezhepleri

Yahudi halkının karşı karşıya kaldığı bir başka sorun ise, kavmi içten bölen mezhep ayrılıklarıydı. MÖ 2. yüzyıla dek Yahudiler arasında birbiriyle çatışan mezheplerin varlığı hiç duyulmamıştı. Ancak milattan önceki son yüzyılda Yahudi toplumu büyük bir parçalanma yaşamış, Yahudiliğin özü ve gerçek anlamı konusunda birçok farklı görüş belirmiştir. Bu mezheplerin gelişmesinde Eski Ahit kitaplarının ve dinsel kuralların farklı yorumlanmasından başka, siyasi faktörler, özellikle de Roma yönetiminin büyük bir rolü vardır. O dönemin yazılarına bakıldığında, özellikle de dönemin ünlü Yahudi tarihçisi Josephus Flavius'un kayıtları incelendiğinde, Yahudi toplumu içinde çok sayıda akımın geliştiğini söylemek mümkündür. Farklı akımlar içinde dört tanesi fikirleriyle öne çıkmışlardır. Bunlardan biri, Roma hakimiyetiyle uzlaşan ve bu yönetimin desteğiyle hakim sınıfı oluşturarak refah içinde yaşayan Saddukilerin oluşturduğu akımdır.
Bu görüş daha çok zengin Yahudilerin arasında yayılmıştı ve bir siyasi parti görüşü gibi kabullenilmişti. Saddukiler, din kurallarını sadece Eski Ahit'in ilk beş kitabına göre belirliyor, bu kitapları sadece teknik anlamlarına göre yorumluyor, bu sebeple de ölümden sonra hayat, cennet-cehennem gibi dinin temel unsurlarını kabul etmiyorlardı. Saddukilerin karşısında ise, onların bu sapkın görüşleriyle mücadele eden, Saddukilerden dini konularda ayrılan ve daha mütevazi bir yaşam süren "muhafazakar" Ferisiler vardı. İlk defa dindar Yahudiler tarafından kurulan Ferisiler, Yahudi dininin muhafazası ve savunulmasında büyük bir rol oynamışlardır. Daha sonraki dönemlerde, Ferisiler içinde de çeşitli ayrılıklar yaşanmıştır.

Bir diğer grup ise Roma yönetimine ve işbirlikçi Yahudilere karşı silahlı mücadeleyi savunan Zealotlardır. Bu siyasi akımın taraftarları Allah'ın hakimiyetine aykırı olduklarını düşündükleri önemli Romalı ve Yahudi yöneticilere karşı terör eylemleri başlatmış, suikastlerde bulunmuşlardır. Ancak kısa bir süre sonra, başlattıkları isyan hareketi kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Diğer bir grup ise 1947 yılında Ölü Deniz'de bulunan Kumran yazıtlarıyla ünlenen, o dönemde kendilerini mağaralarda ibadet ve zikre adayan Essenilerdir. Esseniler kimi araştırmacılara göre dindar Ferisilerin bir koludur. Daha sonraki bölümlerde de bahsedeceğimiz gibi, araştırmacılar arasında Essenilerin Hz. İsa (as) ile yakından ilgili oldukları yönünde yaygın bir kanaat vardır. Bu düşüncede olan araştırmacılar, Hıristiyanlığın kökenlerinin Essenilere dayandığını iddia etmektedirler.

Tarihi kaynaklara ve İncil'de yer alan açıklamalara göre, Hz. İsa (as) dönemin inkarcı ve müşrik gruplarıyla çok büyük bir mücadele içinde olmuş, onlara Allah'ın dinini çok hikmetli örneklerle anlatmıştır. Bu yüzden söz konusu grupların görüşlerini yakından incelemek, o dönemin karışık ortamını anlamak açısından faydalı olacaktır.

Saddukiler

Grupları incelediğimizde sosyal statü açısından en etkili durumda olanların Saddukiler olduğunu görürüz. İsimleri Hz. İsa (as) ile özdeşleştirilmeyen tek mezhep de bunlardır. Çünkü gerçekten de Saddukiler Hz. İsa (as)'ın getirdiği mesaja tümüyle zıt dünya görüşüne sahiptirler. Eldeki kaynaklarda ayrıntılı olarak belirtilmemesine rağmen, Hz. İsa (as)'ın bu sapkın akıma karşı da mücadele etmiş olması muhtemeldir. Matta İncili'nde Hz. İsa (as) inananları Saddukilerin fikirlerine karşı uyarmıştır:

İsa onlara, 'Gözünüzü açın' dedi, Ferisilerle Saddukilerin mayasından sakının. (Matta, 16: 6)

Roma yönetimi ile işbirliği içinde olan ve yüksek rahipler soyundan geldiklerini iddia eden bu grup, Kudüs Tapınağı'nın düzeninden sorumluydu. Tapınak'ta yürütülen kurban sistemini tüm detaylarıyla uygulayanlar onlardı. Çok önemli bir iş olarak kabul edilen Tapınak faaliyetlerini yürüttükleri için de başka hiçbir işle ilgilenmezler ve kendilerini yüksek bir sınıf olarak görürlerdi. Yaptıkları bu iş sayesinde büyük bir kazanç, siyasi ayrıcalıklar ve itibar elde etmişlerdi. Sayıları 7-8 bini bulan bu rahiplerin görevleri babadan oğula geçiyordu. Saddukiler, bir yandan hakimiyetlerini garantileyen geleneği devam ettirmek isterlerken, bir yandan da Helen kültürünü kabul etmişler ve bunu yaygınlaştırmaya çalışmışlardır.
Öte yandan, "materyalist" sayılabilecek kendilerine has bir inançları vardı. Ölümle birlikte ruhun da öldüğüne, yani ölümden sonra yaşamın var olmadığına inanıyorlardı. Meleklerin, cennet-cehennemin, kaderin varlığını da kabul etmiyor, dünya işlerinin dini inançlardan tamamen bağımsız olduğuna inanıyorlardı. Bunun nedeni Roma kültüründen etkilenmeleriydi. Bu çarpık görüşleri sayesinde de dünyevi bir hayat ve iktidar hırsı onlar için mümkün hale geliyordu. Saddukiler, uzun süre iktidarda kalmış, bu süre zarfında Ferisilerle ve diğer dindar akımlarla çatışmıştır. Sonunda, MS 70 yılında Yahudi Devleti'nin yıkılmasıyla ortadan kalkmıştır.

Ferisiler



Roma İmparatorluğu'ndan kalan harabeler, Roma.
Ferisiler ise Saddukilerden pek çok konuda ayrılan, onlarla çatışan bir mezhepti. Başta Tevrat olmak üzere kutsal yazılarla ilgilenir, halk içinde dini otorite olarak kabul edilir ve saygı görürlerdi. Saddukilerin Tapınağı yönetmelerine karşı çıkar, onların din dışı bütün davranışlarını eleştirirlerdi. Saddukilerin aksine, ruhun varlığına, ölümden sonraki yaşama, cennete ve cehenneme inanıyorlardı. Roma yönetimi ile Saddukiler gibi bir işbirliği içinde değildiler. Romalılar'ın getirdiği Helen kültürünü asla kabul etmiyorlardı. Ancak Pax Romana adı verilen ve Roma'nın hakim olduğu topraklarda bir barış ortamının muhafazasını öngören uygulama onların da işine geliyordu.

Ferisiler aslında dini duyguları güçlü olan ve dinsizlikle savaşan bir gruptur. "Sözlü gelenek" adı altında dini muhafaza etmeye ve Yahudi toplumunun içinde yaygınlaştırmaya çalışmışlardır. Hz. Musa (as)'ın şeriatının hakim olması için büyük çaba göstermiş, hatta bu amaçla savaşmışlardır. Bazı tarihçiler, Hz. İsa (as)'ın yaptığı tebliğin en çok Ferisilerin görüşüne yakın olduğunu söyleyerek, Hz. İsa (as)'ın da bu dindar kişilerle beraber olduğunu savunmuşlardır. Ancak İncil'de Hz. İsa (as)'ın Ferisilere yönelik çok çeşitli hatırlatmaları, uyarıları vardır. Bununla birlikte Hz. İsa (as)'ın Ferisilerle dostluk yaptığı, beraber yemek yediği de İncil'de yer almaktadır. (Luka, 7: 36; Luka, 11: 37; Luka, 14: 1).

Zealotlar

Saddukiler ve Ferisilerden sonraki en aktif grup, Zealotlar'dı. Bu kişilerin çoğu Ferisi kökenliydi. Ancak Roma işgaline karşı duydukları tepki nedeniyle radikalleşerek, söz konusu yeni grubu oluşturmuşlardı. Zealotlar Roma'ya karşı silahlı mücadelenin gerekliliğine inanıyorlardı. Bu yüzden bir direniş örgütü gibi hareket etmiş ve gerilla taktikleriyle hem Romalılar'a hem de onlarla işbirliği yapan Yahudilere karşı suikastler düzenlemiş, bazen de büyük ayaklanmalar başlatmışlardır. Zealotlar'ın bir kolu, gerçekleştirdikleri bıçaklı suikastler nedeniyle Hz. İsa (as) döneminde Sicarii (Hançerliler) olarak anılır hale gelmişlerdir.

Bu grup, Büyük Herod zamanında farklı bir politik görüş savunarak ortaya çıkmıştır. MS 6 yılında, Yahudiye, doğrudan Roma hakimiyetine geçip resmi otoriteler vergi konusunda yeni düzenlemeler yaptıklarında, Yahudiyeli Judas'ın önderlik yaptığı Zealotlar isyan başlatmak istediler. Putperest Roma İmparatoru'nun otoritesini kabul etmek onlar için Allah'ın hakimiyetini reddetmek ve köleliği kabul etmek anlamına geliyordu.

Bu ilk ayaklanma kısa sürede bastırılmış ve büyük bir kısmı öldürülmüş, ancak geride kalanlar direnişlerine devam etmişlerdir. Daha sonra silahlı mücadele şekline bürünerek I. Yahudi ayaklanmasıyla (MS 66-70) sonuçlanmış ve Masada kalesinde yapılan katliamla son bulmuşlardı. Hz. İsa (as) döneminde, Mesih'i bekleyen farklı akımlar ortaya çıkmış ve çok sayıda taraftar toplamayı başarmışlardır. Romalılar bu hareketlere karşı ciddi tedbirler almakta gecikmemiş, her türlü baskı ve kontrolü artırmışlardır. Eğer halkı kışkırtacak bir hareket tespit ederlerse sert ve acımasız davranmışlardır. Daha sonra Yahudiler, Romalılar'ın bu hassasiyetini Hz. İsa (as)'a karşı kullanmışlardır. Mesih beklentisi içinde olan Zealotlar Hz. İsa (as)'ın tebliğine ilgi duymuşlardır.

Esseniler ve Ölü Deniz Yazıtları

Dördüncü grup, yani Esseniler ise, ilk üç grubun aksine Kudüs'te ya da diğer şehir veya kasabalarda değil, Ürdün Vadisi'nin ıssız bölgelerinde yaşıyorlardı. Diğer üç gruba göre çok daha dinlerine bağlı, batıni yönü kuvvetli bir tarikattılar. O dönemde çok yaygın olan inanç onlarda da hakimdi: Mesih'in yakında geleceğine, İsrailoğulları arasındaki sapma ve ayrılıkları düzelteceğine, ülkeyi işgalden kurtaracağına inanıyorlardı. Helen kültürüne ve Roma yönetimine tamamen karşı olan bu grup, Hz. Musa (as)'ın getirdiği şeriatı en mükemmel şekilde uygulamaya çalışıyordu. Vaat edilen Mesih gelene kadar kendilerini dış dünyadan soyutlayıp, ibadete adamışlardı. Ürdün Vadisi'ndeki mağaralarda yaşıyor ve tüm zamanlarını dini metinler üzerinde çalışarak geçiriyorlardı.


Şüphesiz, iman edenler(le) Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiiler(den kim) Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa, artık onların Allah Katında ecirleri vardır...
(Bakara Suresi, 62)
Flavius bu grup hakkında kitabında çeşitli açıklamalar yapmıştır. Ancak 1947 yılında Kumran'da bulunan çok sayıda el yazmasının Esseniler adı verilen bu tarikata ait olduğu ortaya çıkınca, hakkında en çok şey bilinen grup haline gelmiş, yazmaların içeriği konusunda yapılan yorumlar bu tarikatı oldukça önemli bir hale getirmiştir.
1947 yılında, Ölü Deniz'in kuzey batısında, Kirbet Kumran adlı yerdeki mağaralarda Ölü Deniz Yazmaları adı verilen metinler bulunmuştur. Sonraki yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda 600 kadar İbranice-Aramice yazma ve çok sayıda parça bulunmuştur. Bu bulguların içinde o döneme ait Tevrat metinleri ve daha önce hiç bilinmeyen Yahudi dini metinleri, bu yazmaların sahibi olan tarikatın günlük yaşamını ve kurallarını anlatan metinler ve çok sayıda farklı konuda metinler mevcuttur.

Uzun araştırmalardan sonra metinleri yazanların bir Yahudi tarikatı olduğu kesinlik kazanmış ve bunların tarihçi Josephus'un bahsettiği Esseni tarikatı olduğu genel olarak kabul edilmiştir. Romalı yazar Küçük Plinus'un, Essenilerin yaşadığı yer olarak Kirbet Kumran'ı bildirmesi de bu kanaati güçlendirmiştir. Metinlerin en eskisinin MÖ 200 en yenisinin ise MS 68 tarihine ait olduğu tespit edilmiştir. Bu tarih aynı zamanda Romalı General Vepasianus'un Yahudi ayaklanmasını bastırmak için başlattığı saldırıyla aynı döneme de denk gelmektedir.



Time dergisinin 15 Nisan 1957 tarihli sayısında Ölü Deniz Yazıtları ile ilgili geniş bir haber yer aldı. Bu haberin ardından dünya basınının ilgisi yapılan kazılara yöneldi.
Metinler incelendiğinde, Essenilerin yaşamlarına ve inançlarına ait bilgiler ortaya çıkmıştır. Yakın zamanda gelecek bir kurtarıcı peygamberi bekleyen bu tarikat, kutsal metinlere, yasalara disiplinli bir şekilde riayet etmekte, Sadduki akımının aksine ahirete, kadere, meleklere, cennet ve cehenneme inanmaktadırlar. Ayrıca tarikatın mensupları kendilerini Tanrı'nın hizmetindeki "ışığın çocukları" olarak görmekte ve "karanlığın çocuklarıyla" yapacakları mücadeleye hazırlanmaktadırlar. Bu "ışığın çocukları" terimi İncil'de de yer almaktadır. Tarikatın üyeleri temizliğe çok önem vermekte, günde birkaç kez yıkanmakta ve temizlenmektedirler. Birbirlerini kardeş olarak görmekte ve kardeş sevgisine büyük önem vermektedirler. Mesih beklentisi bu topluluğun inancının önemli bir öğesidir. Yapılan araştırmalar özetlenecek olursa, Essenilerin, Ferisilerle devam eden geleneğin bir kolu ve aynı görüşe bağlı bir topluluk olduğu bilinmektedir. Onlar da Ferisiler gibi, Saddukilerin resmi Yahudilik ve Tevrat görüşünden ayrılmış ve münzevi bir hayat yaşayarak, dini yaymaya çalışmışlardır. Bu dindar grup, ellerindeki metinlere dayanarak, yakında bir kurtarıcının, Mesih'in, geleceğini de bilmekte ve buna hazırlık yapmaktadır. Bu ise o dönemde, gerçek dinin, bütün engellemelere rağmen yaşandığının önemli delillerinden birini oluşturmaktadır. Burada vurgulanması gereken önemli hususlardan biri ise, Hz. İsa (as) döneminde Yahudi toplumunun içinde bulunduğu bu parçalanmadır. Ulus, hem putperest bir işgal hükümeti tarafından yönetiliyordu, hem de kendi dini konusunda çeşitli fikir ayrılıkları yaşıyordu. Birbirlerinden çok farklı düşüncelere sahip olan mezhepler, gerçek Yahudiliği kendilerinin temsil ettiğini iddia ediyorlardı.

Essenilere ait ilk rulolar mühürlenmiş kapların içinde, dikkatle sarılmış bir şekilde bulundu. Resimde 11. mağarada bulunan ruloların bir bölümü görülmektedir.


Tabloda, Kumran'daki iman eden topluluğun üyeleri bir toplantıları sırasında tasvir edilmiştir.
Yahudilerin "Kurtarıcı" Bekleyişi

Eski Ahit'te, Mesih'in geleceğine dair çok sayıda açıklamaya rastlamak mümkündür. Kitabın sonraki bölümlerinde bir kısmını verdiğimiz bu açıklamalar o kadar etkili olmuştur ki Yahudiler için Mesih, en büyük kurtuluş anlamına gelmiştir. Sonraki yüzyıllarda yaşamış olan ünlü Yahudi ilahiyatçı Maimonides, Yahudi inanç sistemini hazırlarken on üç kaidenin ilk ikisini Mesih'in gelişine ayırmıştır. Bu kaideler, "Mesih'in gelişine kesin bir iman ile inanıyorum. Gecikse bile onun geleceğini bekliyorum" şeklindedir.


..."Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla"...
(Nisa Suresi, 75)
Yahudi inancına göre, İsrailoğullarının hem siyasi hem dini yönden çöküntüye uğradığı bir dönemde, Allah onları her iki yönden de kurtaracak bir lider gönderecekti. Bu lider hem İsrailoğullarının eskiden olduğu gibi katıksızca Allah'a iman etmelerini sağlayacak, hem de bir "Mesih" olarak düşmanlarına karşı onlara zafer verecektir.
Eski Ahit'in bazı bölümlerinde sık sık bu kurtarıcıdan söz edilmiş ve onun zamanında ne kadar büyük bir adalet, huzur ve doğruluk yaşanacağı haber verilmiştir. Örneğin İşaya kitabında, Mesih'in ne denli büyük bir adalet, "Rab korkusu" ve basiretle dolu olacağı ve İsrail'e ne denli büyük bir huzur getireceği şöyle müjdeleniyordu:

Yesse'nin gövdesinden bir filiz çıkacak ve onun köklerinden bir fidan doğacak. Rabbin ruhu, hikmet ve sağduyu ruhu, öğüt ve yüreklilik ruhu, bilgi ve Rab korkusu ruhu onun üzerinde duracak. O, Rab korkusundan zevk alacak; o gözlerinin gördüğüne göre yargılamayacak; kulaklarının işittiğine göre karar vermeyecek. Zayıfları adaletle yargılayacak; yeryüzünün yoksullarına haklarını verecek. Bir değnekle vurur gibi yeryüzüne sözüyle vuracak ve dudaklarının soluğuyla kötüyü yok edecek. Adalet onun belinin kuşağı... olacak. Kurt kuzuyla birlikte oturacak; kaplan oğlakla beraber yatacak; buzağı, aslan ve besili sığır birarada yaşayacak ve onları küçük bir çocuk güdecek. İnek ayı ile birlikte otlayacak; yavruları birarada oturacaklar ve aslan sığır gibi saman yiyecek. Emzikteki çocuk, kobra yılanının yuvası yanında oynayacak ve sütten yeni kesilmiş çocuk, kara yılanın deliğine elini uzatacak. Benim kutsal dağım üzerinde hiç kötülük yapılmayacak; artık hiçbir zarar verilmeyecek; çünkü denizin dibi nasıl onu örten sularla dolu ise yeryüzü de Rab bilgisi ile öyle dolu olacak. (İşaya, 11:1-9)

İncil'de Hz. İsa'nın Beytüllahim'de doğduğu bildirilir. Bu nedenle de Hıristiyanlar bu şehri kutsal kabul ederler. 
... Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır.
(Al-i İmran Suresi, 45)
İsa, Kral Herodes'in devrinde Yahudiye'nin Bethlehem (Beytüllahim) kasabasında doğduktan sonra bazı yıldızbilimciler doğudan Kudüs'e gelip şöyle dediler: "Yahudilerin kralı olarak doğan çocuk nerede? Doğuda onun yıldızını gördük"... Kral Herodes bunu duyunca bütün Kudüs halkıyla birlikte çok tedirgin oldu. Tüm başkahinleri ve ulusun din bilginlerini toplayarak onlara Mesih'in nerede doğacağını sordu. "Yahudiye'nin Bethlehem kasabasında" dediler. Çünkü peygamber aracılığıyla şöyle yazılmıştır: 'Sen, Yahuda diyarında olan ey Bethlehem, Yahuda önderleri arasında hiç de en önemsizi değilsin! Çünkü benim halkım İsrail'i güdecek olan önder senden çıkacaktır'.
Bunun üzerine Herodes yıldızbilimcileri gizlice çağırıp onlardan yıldızın göründüğü anı tam olarak öğrendi. "Gidin, çocuğu dikkatle arayın, bulduğunuz zaman bana haber verin..." diyerek onları Bethlehem'e gönderdi. (Matta, 2: 1-7)

Hz. İsa'nın doğduğu yer olduğuna inanılan bölgenin üzerine yapılan Nativity Kilisesi'nin dıştan görünüşü. Beytüllahim'deki bu kilise Hıristiyan hacılar için en kutsal mekanlardan biri kabul edilir.
... Herodes, yıldızbilimciler tarafından aldatıldığını görünce büyük öfkeye kapıldı. Onlardan tam olarak öğrenmiş olduğu zamana göre, Bethlehem ve tüm yöresinde bulunan iki ve daha küçük yaştaki erkek çocukların hepsini öldürttü. Böylelikle Yeremya peygamber aracılığıyla bildirilen şu söz yerine gelmiş oldu: "Ramah'ta bir ses duyuldu, ağlayış ve acı feryat sesleri! Çocukları için ağlayan Rahel, teselli edilmek istemiyor. Çünkü onlar yok artık!" (Matta, 2: 16-18)
Tevrat'ta bildirilen Mesih'in özellikleri, dönemin koşulları içinde bazı kimseler tarafından Hz. İsa (as) ile özdeşleştirilmiş olmasına rağmen, dikkatle incelendiğinde bu özelliklerin Peygamberimiz (sav)'in gelişini müjdelediği Hz. Mehdi (as)'ın özellikleri ile birebir aynı olduğu görülmektedir. (Konuyla ilgili detaylı bilgi için bkz. Hz. Mehdi Hz. İbrahim Neslindedir kitabı)

Zorluk ve sıkıntı içindeki kavimlerin Allah'tan "Kurtarıcı" istemeleri

Kuran ayetlerinde zorluk içinde olan, baskı ve zulüm gören kavimlerin içinde bulundukları bu durumdan kendilerini kurtarmaya vesile olacak bir kurtarıcı bekledikleri bildirilmektedir. Rabbimiz Nisa Suresi'nde şu şekilde buyurmaktadır:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına mücadele etmiyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)

Ayetlerde, Allah'ın elçi gönderdiği bölgelerde, elçinin gelişinden önce toplumsal ve ahlaki açıdan büyük bir çöküntü yaşandığı haber verilmektedir. Elçinin gelişinin ardından onun izinden giden insanlar dinin getirdiği bolluk, bereket ve huzuru yaşarlarken, elçiden sonraki dönemlerde insanların bir kısmı nefislerine uymuş, gittikçe din ahlakından uzaklaşarak inkara yönelmişlerdir. Allah'tan başka birtakım sahte ilahlar edinerek kendilerine zulmetmişlerdir. Allah, Meryem Suresi'nde elçilerin Allah'a olan bağlılıklarından, samimiyetlerinden ve ihlaslarından bahsettikten sonra, onlardan sonra gelen toplulukların bu inançlarını tamamen kaybettiklerini haber verir. Bu kişilerle ilgili olarak ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

İşte bunlar; kendilerine Allah'ın nimet verdiği peygamberlerdendir; Adem'in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımız (insan nesillerin)den, İbrahim ve İsrail (Yakup)un soyundan, doğru yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendirler. Onlara Rahman (olan Allah')ın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlar. Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namaz (kılma duyarlılığın)ı kaybettiler ve şehvetlerine kapılıp-uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır. (Meryem Suresi, 58-59)

Allah dininden uzaklaşan, neden yaratıldıklarını ve Yaratan'a karşı olan sorumluluklarını hiç düşünmeyen bu insanları çeşitli felaketlerle uyarmıştır. Bu yaptıklarının karşılığı olarak onlara olan nimetini değiştirmiş, "Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır..." (Taha Suresi, 124) ayeti gereği zorlu bir hayat vermiştir.
Tarih boyunca ekonomik ve toplumsal sorunların yaşandığı, adaletsiz bir yönetimin hakim olduğu "sıkıntılı" dönemlerde, insanlar her zaman için bir kurtarıcının ihtiyacını duymuşlardır. Bu kurtarıcı, içinde yaşadıkları mevcut sistemin olumsuz yönlerini düzeltecek, adaleti, barışı, güvenliği sağlayacak ve kendilerini doğru yola çıkaracaktır. Günümüz toplumlarında da çok hızlı bir bozulma, yozlaşma ve dejenerasyon yaşanmaktadır. Fakirlik, sefalet, zulüm ortamı içindeki insanlar, güzel ahlakın yaşandığı, huzurlu bir hayatın özlemi içindedirler. Allah önceki kavimlere de, aynı sosyal çöküntü sonrasında kurtarıcılar göndermiş ve sıkıntının ardından çok büyük bir bolluk, bereket ve zenginlik vermiştir. Allah korkup sakınan toplumlara bolluk ve bereket vereceğine bir ayetinde şöyle işaret etmektedir:

Eğer o ülkeler halkı inansalardı ve korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem yerden (sayısız) bolluklar (bereketler) açardık; ancak onlar yalanladılar, Biz de onları kazanageldikleri nedeniyle yakalayıverdik. (Araf Suresi, 96)

Rabbimiz yukarıdaki ayetlerle bize çok önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır: Barışın, huzurun, bolluğun ve bereketin tek yolu, din ahlakının yaşanmasıdır. Bu, geçmiş kavimlerde bu şekilde olmuştur, bundan sonraki kavimlerde de bu şekilde olacaktır. İslam ahlakının olmadığı yerde, adaletin, güvenliğin, istikrarın hakim olması imkansızdır. Bu, Allah'ın bir kanunudur. Fatır Suresi'nde bizlere şu müjde verilmektedir:

... Allah'ın kanununda kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın kanununda kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın. (Fatır Suresi, 43)

İçinde bulunduğumuz dönem, her türlü yozlaşmanın hakim olduğu maddi ve manevi bozulmanın arttığı, birçok sapkınlığın yaşandığı, siyasi ve ekonomik açıdan büyük bir istikrarsızlığın hüküm sürdüğü, zenginle fakir arasında çok büyük uçurumların oluştuğu bir dönemdir. Bizim Kuran'dan öğrendiğimiz gerçek ise, böyle bir ortam sonrasında Allah'ın bir kurtuluş yolu göstereceği ve bu vesile ile İslam ahlakının tüm dünyada mutlaka yaşanacağı, hak dinin diğer batıl dinlere üstün geleceğidir. Allah Tevbe Suresi'nde inanan kullarını bu gerçekle şöyle müjdelemektedir:

Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslam'ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayet ve hak dinle gönderen O'dur. (Tevbe Suresi, 32-33)

Allah her imanlı kavme yardım ettiği gibi, bundan sonra da yeryüzündeki inananlara yardım edecektir. Allah ihlasla ve samimiyetle Kendisi'ne yönelen kullarına bunu vaat etmiştir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

Onlar, yalnızca; "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar. Eğer Allah'ın, insanların kimini kimiyle defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır. Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma'rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir. (Hac Suresi, 40-41)

İçinde bulunduğumuz yüzyılda da, Kuran ayetlerinde ve Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde bildirildiği üzere, Allah Hz. İsa (as)'ın yeniden yeryüzüne gönderecek ve Hz. Mehdi (as)'ı zuhur ettirecek, bu kutlu zatlar vesilesiyle İslam ahlakını tüm yeryüzüne hakim kılacaktır.

Yahya Peygamber (as)



Eğer o ülkeler halkı inansalardı ve korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten hem yerden (sayısız) bolluklar açardık; ancak onlar yalanladılar, Biz de onları kazanageldikleri nedeniyle yakalayıverdik.
(Araf Suresi, 96)
Yeni Ahit'e göre tebliğine Hz. İsa (as)'dan bir süre önce başlamış olan Hz. Yahya (as), etrafındaki insanları Mesih'in gelişi konusunda müjdelemiş ve Mesih'in en büyük destekçisi olmuştur.

Hz. Yahya (as)'ın doğumu, Rabbimiz'in takdiriyle, mucizevi bir biçimde gerçekleşmiştir. Bu kutlu olayın gerçek haberi Meryem Suresi'nin başında şu şekilde anlatılır:

Kaf, He, Ye, Ayn, Sad. (Bu) Rabbinin, kulu Zekeriya'ya rahmetinin zikridir. Hani o, Rabbine gizlice seslendiği zaman demişti ki: "Rabbim, şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle tutuştu; ben Sana dua etmekle mutsuz olmadım. Doğrusu ben, arkamdan gelecek yakınlarım adına korkuya kapıldım, benim karım da bir kısırdır. Artık bana Kendi Katından bir yardımcı armağan et. Bana mirasçı olsun. Yakup oğullarına da mirasçı olsun. Rabbim, onu razı olunan kıl."
(Allah buyurdu:) "Ey Zekeriya, şüphesiz Biz seni, adı Yahya olan bir çocukla müjdelemekteyiz; Biz bundan önce ona hiçbir adaş kılmamışız." Dedi ki: "Rabbim, karım kısır iken, benim nasıl oğlum olabilir? Ben de yaşlılığın son basamağındayım." (Ona gelen melek) "İşte böyle" dedi. Rabbin dedi ki: "Bu Benim için kolaydır, daha önce sen hiçbir şey değil iken, seni yaratmıştım." (Meryem Suresi, 1-9)


Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.
(Tevbe Suresi, 32)
Luka İncili'nde Hz. Yahya (as)'ın doğumu ile ilgili olarak Kuran ayetleriyle uyumlu bir anlatım vardır. Hz. Yahya (as)'ın babası Hz. Zekeriya (as)'dır. Hz. Zekeriya (as) ve eşi, Luka'ya göre "Allah'ın gözünde doğru kişilerdi, Rab'bin tüm buyruk ve kurallarına eksiksizce uyarlardı". (Luka, 1: 6) Her ikisi de yaşlanmışlardı ve çocukları olmuyordu. Buna karşın Allah Hz. Zekeriya (as)'a bir oğul müjdeledi. Luka İncili'nde bu olay şöyle aktarılır:
Zekeriya onu (meleği) görünce şaşırdı, korkuya kapıldı. Melek ona, "Korkma, Zekeriya" dedi, "duan kabul edildi. Karın Elizabet sana bir oğul doğuracak, onun adını Yahya koyacaksın. Sevinip coşacaksın. Birçokları da onun doğumuna sevinecek. O, Rab'bin gözünde büyük olacak. Hiç şarap ve içki içmeyecek; daha annesinin rahmindeyken Kutsal Ruh'la dolacak. İsrailoğullarından birçoğunu, Tanrıları olan Rab'be döndürecek." (Luka, 1: 11-16)

Hz. Yahya (as) takva sahibi salih bir kul ve kavmi için de bir hidayet önderi olmuştur. Allah bu ihlas sahibi kulunu Kuran ayetlerinde şu şekilde övmektedir:

"Ey Yahya, kitabı kuvvetle tut." Daha çocuk iken ona hikmet verdik. Katımızdan ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (de verdik). O, çok takva sahibi biriydi. Ana ve babasına itaatkardı ve isyan eden bir zorba değildi. Ona selam olsun; doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağı gün de. (Meryem Suresi, 12-15)

Hz. Yahya (as), Yeni Ahit'e göre de Allah'ın sadık bir kulu ve takva sahibi bir mümindir. O, din ahlakından uzaklaşan bazı Yahudileri kibirleri nedeniyle uyarmış ve onları Allah'ın hükümlerini korumaya, günahtan sakınmaya davet etmiştir. Luka İncili, Hz. Yahya (as) ile onu dinlemeye gelen bazı Yahudiler arasındaki konuşmaları şöyle anlatır:
Yahya, vaftiz olmak için kendisine akın eden kalabalıklara şöyle seslendi: "Ey engerekler soyu! Gelecek olan gazaptan kaçmanız için sizi kim uyardı? Bundan böyle tövbeye yaraşır meyveler verin! Kendi kendinize, 'Biz İbrahim'in soyundanız' demeye kalkmayın. Ben size şunu söyleyeyim: Allah, İbrahim'e şu taşlardan çocuk yaratacak güçtedir. Balta daha şimdiden ağaçların köküne dayanmıştır. İyi meyve vermeyen her ağaç kesilip ateşe atılacak."

Ürdün Vadisi'nden bir görüntü
Halk ona, "Öyleyse biz ne yapalım?" diye sordu. Yahya onlara, "İki mintanı olan, birini hiç mintanı olmayana versin; yiyeceği olan da bunu hiç yiyeceği olmayanla paylaşsın" cevabını verdi. Bazı vergi görevlileri de vaftiz olmaya gelerek ona, "Öğretmenimiz, biz ne yapalım?" dediler. Yahya onlara, "Size buyurulandan daha çok vergi almayın" dedi. Bazı askerler de ona, "Ya biz ne yapalım?" diye sordular. O da onlara şöyle dedi: "Kaba kuvvetle ya da yalan suçlamalarla kimseden para koparmayın, ücretinizle yetinin." (Luka, 3: 7-14)

HZ. İSA (AS)’IN HAYATI


Tarihi kaynaklara göre Hz. Meryem, önceki bölümlerde üzerinde durduğumuz tüm karışıklıkların yaşandığı, Roma İmparatorluğu'nun zulmünün devam ettiği ve Yahudilerin Mesih'in gelişini sabırsızlıkla bekledikleri bir zamanda dünyaya gelmiştir. Hz. Meryem, Allah'ın alemler üzerine seçip üstün kılmış olduğu bir soydan, İmran ailesinden gelmektedir (Al-i İmran Suresi, 33).

Giovanni Bellini'nin Frari Kilisesi'nde sergilenen ve başyapıtlardan biri olarak kabul edilen 1481 yılına ait Hz. Meryem'i tasvir eden tablosu.
Allah, İmran ailesini alemlere üstün kıldığı gibi, bu aileye mensup olan Hz. Meryem'i de seçmiş, arındırmış ve onu alemlerin kadınlarına üstün kılmıştır. Kuran'da şöyle bildirilir:

Hani melekler: "Meryem şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı" demişti. "Meryem Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et. (Al-i İmran Suresi, 42-43)

İmran ailesi, Allah'a iman eden, her işlerinde O'nun rızasını kazanmaya çalışan ve O'nun koyduğu sınırları titizlikle koruyan, çevrelerinde de bu özellikleriyle tanınan bir ailedir. İmran'ın hanımı, Hz. Meryem'e hamile kaldığını öğrendiği zaman, hemen Allah'a yönelip dua etmiş ve doğuracağı çocuğu Allah'a adamıştı. Doğan kız çocuğuna koyduğu Meryem ismi de onun Allah'a olan gönülden teslimiyetinin bir işaretidir. Meryem "abide" yani "Allah'a sürekli ibadet eden kimse" anlamına gelen bir kelimedir. Bu konu Kuran'da şöyle haber verilir:

Hani İmran'ın karısı: "Rabbim karnımda olanı 'her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak' Sana adadım benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sen'sin Sen" demişti. Fakat onu doğurduğunda -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- dedi ki: "Rabbim doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise kız gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. Ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş (kovulmuş) şeytandan Sana sığındırırım. (Al-i İmran Suresi, 35-36)

Allah, Hz. Meryem'in annesinin onu "her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak Allah'a adadığını" bildirmektedir. Bu ifadenin Arapçasında geçen "muharreren" kelimesi, "sadece ahiret işleriyle uğraşan, dünya ile ilgisi bulunmayan, Allah'a sürekli ibadet eden, Allah'ın mabedinin hizmetinde olan, ihlaslı bir şekilde ibadet eden, ibadetinde dünya amacı bulunmayan kişi" anlamlarına gelmektedir. Gerçek anlamda özgürlük, insanın yalnızca Allah'a kulluk edip O'na teslim olması, varlıklara ya da birtakım değerlere kulluk etmekten tamamen kurtulmasıyla elde edilebilir. İşte İmran'ın hanımı da, Hz. Meryem'in yalnızca Allah'a kulluk eden, insanların rızasından tümüyle uzaklaşmış bir insan olmasını Allah'tan dilemiştir.


Galile Denizi'nden bir görüntü

Hz. Meryem dünyaya geldiğinde, İmran'ın hanımı hem Hz. Meryem'i, hem de ondan türeyecek olan soyu şeytanın şerrinden koruması için Allah'a dua etmiştir. Allah, İmran'ın hanımının bu samimi yönelişini kabul etmiş ve duasına karşılık olarak, doğurduğu çocuğa üstün bir ahlak vermiştir. Kuran'da, Hz. Meryem'in, Allah'ın koruması altında ne kadar özenle ve titizlikle yetiştirildiğine "Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı..." (Al-i İmran Suresi, 37)ayetiyle özel olarak dikkat çekilmiştir.


Ey Kitap Ehli, dininiz konusunda taşkınlık etmeyin, Allah'a karşı gerçek olandan başkasını söylemeyi Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah'ın elçisi ve kelimesidir. Onu ('OL' kelimesini) Meryem'e yöneltmiştir ve O'ndan bir ruhtur. Öyleyse Allah'a ve elçisine inanınız; "üçtür" demeyiniz. (Bundan) kaçının, sizin için hayırlıdır. Allah, ancak bir tek İlah'tır. O, çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur. Vekil olarak Allah yeter. (Nisa Suresi, 171)
Hz. Zekeriya Allah'ın, salih bir kul olduğunu, hidayete eriştirdiğini, alemlere üstün kıldığını ve dosdoğru yola yöneltip ilettiğini bildirdiği peygamberlerdendir. Allah Kuran'da bu kutlu insandan övgüyle bahsetmiş, güzel ahlakına dikkat çekmiştir. (Enam Suresi, 85-87) Hz. Meryem'in sorumluluğunu üstlenen Hz. Zekeriya (as), onun hayatındaki mucizevi olaylara bizzat tanık olmuş, Allah'ın Hz. Meryem'i özel olarak seçmiş olduğunu anlamıştır. Örneğin, yalnız başına sürekli ibadet eden Hz. Meryem'in yanına giden Hz. Zekeriya (as), onun yiyeceğini her zaman yanında hazır olarak bulmuştur. Bu konu Kuran'da şu şekilde haber verilmiştir:

... Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse yanında bir yiyecek buldu: "Meryem bu sana nereden geldi?" deyince "Bu, Allah Katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verendir" dedi. (Al-i İmran Suresi, 37)

Hz. Meryem, yaşadığı toplumda, hem ailesinin hem de kendisinin Allah'a olan bağlılığı ve samimiyetiyle tanınan bir kişi olmuştur. Kuran'da açıkça belirtilen özelliği ise iffetidir. Bu konu Tahrim Suresi'nde şu şekilde geçmektedir:

İmran'ın kızı Meryem'i de (Allah örnek verdi). Ki o kendi iffetini korumuştu. Böylece Biz ona ruhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı. (Tahrim Suresi, 12)

Hz. Meryem'in Cebrail ile görüşmesi


Allah, Hz. Meryem'in hayatının çeşitli dönemlerinde pek çok mucizevi olay yaratmıştır. Bunlardan biri de Cebrail ile görüşmesidir. Hz. Meryem hayatının belirli bir döneminden sonra yaşadığı toplumdan ve ailesinden uzaklaşarak, doğu tarafında bir yere çekilmiştir. Burada Cebrail Hz. Meryem'e "düzgün bir insan" şeklinde görünmüştür. Bu mucizevi olay Kuran'da şu şekilde haber verilir:

Kitap'ta Meryem'i de zikret. Hani o ailesinden kopup doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. Böylece ona ruhumuz (Cibril'i) göndermiştik o da düzgün bir beşer kılığında görünmüştü. Demişti ki: "Gerçekten ben senden Rahman (olan Allah)a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma)." (Meryem Suresi, 16-18)


Van de Velde'nin (1851-1852) Nazareth asıra) isimli suluboya tablosu. Victoria and Albert Müzesi, Londra.
Onların ardından yanlarındaki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan önündeki Tevrat'ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil'i verdik.
(Maide Suresi, 46)
Hz. Meryem karşısındaki kişinin Cebrail olduğunu ilk başta bilmemektedir. Bu nedenle de yabancı bir kişiyle karşılaştığını düşündüğü için hemen Allah'a sığınmış ve kendisinin Allah'tan korkan, iman eden bir mümin olduğunu belirtmiştir. Bu sözleri Hz. Meryem'in Allah korkusunu, iffetine olan düşkünlüğünü ve takva sahibi bir kul olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bunun üzerine Cebrail kendisini tanıtmış, Allah'ın görevlendirdiği bir elçi olduğunu ve ona Allah'tan bir müjde ile geldiğini bildirmiştir:

Demişti ki: "Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım)." (Meryem Suresi, 19)

Hani melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah Kendi'nden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır... (Al-i İmran Suresi, 45)

Bu önemli müjdeyi alan Hz. Meryem, kendisine hiçbir insan dokunmadığı halde nasıl bir çocuğu olabileceğini anlamak için Cebrail'e şu soruyu sormuştur:

O: "Benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben azgın utanmaz (bir kadın) değilken" dedi. "İşte böyle" dedi. "Rabbin dedi ki: -Bu Benim için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve Bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır)." Ve iş de olup bitmişti. Böylelikle ona gebe kaldı sonra onunla ıssız bir yere çekildi. (Meryem Suresi, 20-22)

Rabbim bana bir beşer dokunmamışken nasıl bir çocuğum olabilir?" dedi. (Fakat) "Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse yalnızca ona "Ol" der, o da hemen oluverir. (Al-i İmran Suresi, 47)

Cebrail ise onun bu sorusu karşısında Allah'ın gücünün herşeye yeteceğini, bir işe sadece "Ol" demesiyle onun hemen oluvereceğini söylemiştir. Böylece Hz. Meryem, kendisine hiçbir insan eli değmeden, Allah'ın dilemesiyle Hz. İsa (as)'a hamile kalmıştır. Onun hamileliği dünyadaki tüm sebeplerden bağımsız olarak, mucizevi bir şekilde gerçekleşmiştir. Rabbimiz'in bildirdiği gibi, Cebrail'in müjdesinin ardından Hz. Meryem, ıssız bir bölgeye çekilmiştir. Allah bu dönemde de Hz. Meryem'i her yönden desteklemiş, bir insanın hamilelik dönemi boyunca psikolojik ve fiziksel açıdan ihtiyacı olabilecek her türlü destek ve imkanı onun için yaratmıştır. Onu ıssız bir bölgeye yerleştirerek, bu durumu kavrayamayacak insanların maddi ve manevi açıdan verebilecekleri her türlü rahatsızlığı da önlemiştir.

Hz. İsa (as)'ın doğumu


Allah, Kuran'da Hz. İsa (as)'ın doğumundan ölümüne kadar her konuda, diğer insanlardan büyük farklılıklar gösterdiğine dikkat çekmiştir. Herşeyden önce Hz. İsa (as), bilinen sebeplerin dışında bir yaratılışla doğmuş ve babasız olarak dünyaya gelmiştir. Allah, o doğmadan önce, birçok özelliğini ve onu insanlar için bir Mesih olarak gönderdiğini melekleri aracılığıyla annesi Hz. Meryem'e bildirmiştir. Hz. İsa (as)'ın bu seçkin özelliklerinden biri, "Allah'ın kelimesi" olarak sıfatlandırılmış olmasıdır:


Hurma dalını kendine doğru salla, üzerine henüz oluşmuş-taze hurma dökülüversin. Artık, ye, iç, gözün aydın olsun...
(Meryem Suresi, 25-26)
... Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah'ın elçisi ve kelimesidir. Onu ('OL' kelimesini) Meryem'e yöneltmiştir ve O'ndan bir ruhtur... (Nisa Suresi, 171)

Hani Melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah Kendi'nden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır... (Al-i İmran Suresi, 45)

Kuran'da "Allah'ın kelimesi" ifadesi yalnızca Hz. İsa (as) için kullanılmıştır. Allah, Hz. İsa (as) henüz dünyaya gelmeden onun ismini bildirmiştir. Allah Kendi'nden bir kelime olarak Hz. İsa (as)'a "İsa Mesih" ismini vermiştir. Bu, Hz. İsa (as)'ın diğer insanlardan daha farklı bir yaratılışla yaratıldığının ifadelerinden biridir.

Allah, hamileliği ve Hz. İsa (as)'ın doğumu aşamasında Hz. Meryem'i her açıdan en güzel şekilde desteklemiş, ona yol göstermiştir. Allah kavminden uzakta, tek başına gerçekleşen bu hayati olayda, hiçbir tecrübesi olmayan ve bir yardımcısı da bulunmayan Hz. Meryem için ortamı uygun kılmış ve doğum sorunsuz bir şekilde gerçekleşmiştir. Hz. Meryem Allah'ın yardımıyla bu zor işi tek başına gerçekleştirebilmiştir. Allah Hz. Meryem'e olan bu nimetini Kuran'da şöyle bildirmektedir:


Irzını koruyan (Meryem); Biz ona Kendi Ruhumuz'dan üfledik, onu ve çocuğunu insanlığa bir ayet kıldık.
(Enbiya Suresi, 91)
Derken doğum sancısı onu bir hurma dalına sürükledi. Dedi ki: "Keşke bundan önce ölseydim de, hafızalardan silinip unutuluverseydim." Altından (bir ses) ona seslendi: "Hüzne kapılma, Rabbin senin alt (yan)ında bir ark kılmıştır. Hurma dalını kendine doğru salla, üzerine henüz oluşmuş-taze hurma dökülüversin. Artık, ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: "Ben Rahman (olan Allah) a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım. (Meryem Suresi, 23-26)

Ayetlerde de görüldüğü gibi Allah vahyi ile Hz. Meryem'e yardımını iletmiş, hüzne kapılmamasını, alt yanında onun için bir su arkı kıldığını bildirmiştir. İhtiyaç duyduğu her konuda yapması gereken herşeyi bildirerek ona yardım etmiş ve doğumun en iyi şekilde gerçekleşmesini sağlamıştır. Allah'ın Hz. Meryem üzerindeki rahmeti ve koruması doğum olayında tüm açıklığıyla görülmektedir. (Detaylı bilgi için Bkz. Örnek Müslüman Kadın: Hazreti Meryem, Harun Yahya, Mart 2003, Araştırma Yayıncılık)

Hz. Meryem, daha önce çekilmiş olduğu ıssız bölgeden Hz. İsa (as) ile birlikte kavminin yanına geldiğinde, onlar, sadece zan ve tahmin üzerine Hz. Meryem'e karşı birtakım çirkin iftiralarda bulunmuşlardır. Oysa iftiralarda bulunan bu kavmin bireyleri, Hz. Meryem'i tanıyor, hem onun, hem de İmran ailesinin ne kadar Allah'a bağlı, dindar ve iffetlerine düşkün insanlar olduklarını çok iyi biliyorlardı. Gerçekte Hz. İsa (as)'ın dünyaya geliş şekli, Allah'ın Hz. Meryem'in kavmine gösterdiği büyük bir mucize, Allah'ın varlığına ilişkin önemli bir delildir. Ancak Hz. Meryem'in etrafındakiler bu durumu anlayamamış, onun hakkında gerçek dışı bazı ithamlarda bulunarak ona çirkin bir iftira atmaya çalışmışlardır:


Peter Paul Rubens'in 1624 yılına ait yağlıboya tablosu. Tabloda Hz. İsa'nın doğumunun ardından Hz. Meryem'e saygı gösterilerinde bulunulması tasvir ediliyor. Koninjlijk Kraliyet Müzesi, Antwerp, Belçika.
Böylece onu taşıyarak kavmine geldi. Dediler ki: "Ey Meryem sen gerçekten şaşırtıcı bir şey yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de azgın utanmaz (bir kadın) değildi. (Meryem Suresi, 27-28)

Hz. Meryem ise gerçekte bu çirkin suçlama ve iftiralar ile deneniyordu. Allah'a son derece bağlı ve iffetine düşkün bir insana bu yönde bir iftira atılması, Allah'ın onun için yarattığı bir imtihandır. Bu durum karşısında Hz. Meryem hemen Allah'a sığınmış ve onların bu iftiralarına karşı Allah'ın kendisine yardım edeceğini bilerek tevekkül etmiştir. O yardımı ve desteği yalnızca Allah'tan beklemiş ve her defasında da Allah'ın geniş fazlı ve rahmetiyle karşılık görmüştür.

Allah zor durumda olan bu seçkin kuluna yine bir mucizeyle yardım etmiş ve kavmi kendisi ile konuşmak istediğinde susmasını ve suçlamalarda bulunanlara Hz. İsa (as)'ı işaret etmesini bildirmiştir. Allah'ın Hz.Meryem'e bildirdiği bu emri Kuran'da şu şekilde bildirilir:

Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: "Ben Rahman (olan Allah)a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım." (Meryem Suresi, 26)

Allah, Hz. Meryem'e Hz. İsa (as)'ın doğumunu müjdelediği zaman, onun henüz beşikteki bir bebekken konuşacağını da haber vermişti. İşte o mucize, bu zor anında Hz. Meryem'e Rabbimiz'den çok büyük bir destek olmuştur:

Beşikte de, yetişkinliğinde de insanlarla konuşacaktır. Ve O salihlerdendir. (Al-i İmran Suresi, 46)


Lorenzo Lotto'nun Hz. Meryem ve Azizleri tasvir eden tablosu. 1505-1506 yılına ait bu yağlıboya eser, Treviso yakınlarındaki Santa Cristina al Tivarone Kilisesi'nde sergilenmektedir.
Allah Hz. Meryem'in yapacağı açıklamayı mucizevi bir şekilde Hz. İsa (as)'a yaptırmıştır. Böylece, hem Hz. Meryem'i atılan iftiralardan temize çıkarmış, hem de bir mucize ile Hz. İsa (as)'ın elçiliğini İsrailoğullarına müjdelemiştir:

Bunun üzerine ona (çocuğa) işaret etti. Dediler ki: "Henüz beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz?" (İsa) Dedi ki: "Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. (Allah) Bana kitabı verdi ve beni peygamber kıldı. Nerede olursam (olayım) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti. Anneme itaati de. Ve beni mutsuz bir zorba kılmadı. Selam üzerimedir; doğduğum gün öleceğim gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağım gün de." (Meryem Suresi, 29-33)

Hz. İsa (as) Allah'ın kulu olduğunu, kendisine kitap verildiğini ve yetişkin olunca insanlara tebliğ yapmakla görevli bir peygamber olduğunu, Allah için namaz kılıp zekat vermesi gerektiğini, annesi Hz. Meryem'e saygılı olup sözünü dinlemesi gerektiğini, öleceğini ve kıyamet günü diriltileceğini de bilmektedir.
Bu durum İsrailoğullarına olağanüstü bir gerçekle karşı karşıya olduklarını Mesih'in dünyaya geldiğini kanıtlamıştır. Allah şu şekilde bildirmektedir:

Irzını koruyan (Meryem); Biz ona Kendi ruhumuzdan üfledik, onu ve çocuğunu insanlığa bir ayet kıldık. (Enbiya Suresi, 91)
Ayetlerde İsrailoğullarına bir haber daha verilmektedir: kendilerine gösterilen tüm mucizevi olaylara rağmen, Hz. Meryem'e iftirada bulunmayı sürdüren kimseler için büyük bir azap. (Nisa Suresi, 156-157)

Hz. İsa (as)'ın Hayatı





Alessandro Boticelli'nin Hz. Meryem ve Hz. İsa'ya saygı gösterilmesini tasvir eden tablosu 1470-1474 yılına aittir. Tablo, Londra'daki National Gallery'de sergilenmektedir.
Hz. İsa (as), tarihi kaynaklara göre, bundan yaklaşık 2000 yıl önce yaşamış, Allah'ın dünyada ve ahirette seçkin kıldığı bir elçisidir. Matta İncili'nde Hz. İsa (as)'ın I. Herod ve rejim değişikliği döneminde (MÖ 4), Luka İncili'nde ise İmparator Augustus döneminde (MS 6), Yahudiye'deki nüfus sayımı sırasında doğduğu bildirilir. Bu bilgileri doğrulamak mümkün değildir. Ancak çeşitli kaynakları inceleyen uzmanlar, Hz. İsa (as)'ın MÖ 7-6 yılları arasında doğduğunu tahmin etmektedirler.

Allah'ın üstün özelliklerle lütufta bulunduğu, sonsuz cennet yurduyla müjdelediği bu değerli elçisinin getirmiş olduğu hak din bugün ismen yeryüzünde bulunsa da, gerçekte dejenerasyona uğramış ve aslından saptırılmıştır. Allah'ın Hz. İsa (as)'a vahyettiği İncil de aynı şekilde ismen mevcuttur, ancak aslı ortada yoktur. Hıristiyan kaynakları çeşitli bozulmalara uğramış ve tahrif edilmiştir. Dolayısıyla bugün Hz. İsa (as) ile ilgili gerçek bilgileri bu kaynaklardan temin etmemiz mümkün değildir. Hz. İsa (as) hakkında doğruluğu kesin bilgiye ulaşabileceğimiz yegane kaynak, Allah'ın kıyamete kadar koruyacağını vaat ettiği Kuran ve Peygamberimi (sav)'in hadisleridir. Kuran'da, Hz. İsa (as)'ın doğumu, hayatı, bu süre içinde karşılaştığı olaylardan örnekler, çevresindeki insanların durumu ve daha birçok konudan bahsedilmiştir. Hz. İsa (as)'ın Yahudilere nasıl tebliğ yaptığı da birçok örnekle haber verilmiştir. Al-i İmran Suresi'nde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

"Benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak üzere size Rabbiniz'den bir ayetle geldim. Artık Allah'tan korkup bana itaat edin. Gerçekten Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz'dir. Öyleyse O'na ibadet edin. Dosdoğru olan yol işte budur." (Al-i İmran Suresi, 50-51)

Hz. İsa (as)'ın bu davetine çoğu Yahudi icabet etmemiş, ancak az sayıdaki havari ona uymuştur. Kuran'da bu samimi inananların varlığı şöyle bildirilmektedir:

Nitekim İsa, onlarda inkarı sezince, dedi ki: "Allah için bana yardım edecekler kimdir?" Havariler: "Allah'ın yardımcıları biziz; biz Allah'a inandık, bizim gerçekten Müslümanlar olduğumuza şahit ol" dediler. "Rabbimiz, biz indirdiğine inandık ve elçiye uyduk. Böylece bizi şahitlerle beraber yaz." (Al-i İmran Suresi, 52-53)


Yeni Ahit'e göre Hz. İsa (as), yanında bu 12 öğrencisi olduğu halde Filistin'in dört bir tarafını dolaşmıştır. İnsanları Allah'a iman etmeye davet etmek için yaptığı bu yolculukları sırasında Allah'ın dilemesiyle çeşitli mucizeler gerçekleştirmiştir. Hasta ve sakat insanları, alaca hastalığına tutulanları iyileştirmiş, doğuştan kör olanların gözlerini açmış ve ölüleri diriltmiştir. Bu mucizeler Kuran ayetlerinde şu şekilde haber verilmektedir:

..."Gerçek şu, ben size Rabbiniz'den bir ayetle geldim. Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik Allah'ın izniyle kuş oluverir. Ve Allah'ın izniyle doğuştan kör olanı, alaca hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. Yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Şüphesiz, eğer inanmışsanız bunda sizin için kesin bir ayet vardır." (Al-i İmran Suresi, 49)

Allah şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana Kitab'ı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) Benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrailoğullarına apaçık belgelerle geldiğinde onlardan inkara sapanlar, "Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir" demişlerdi (de) İsrailoğullarını senden geri püskürtmüştüm." (Maide Suresi, 110)

Hz. İsa (as), Allah'ın takdiriyle, büyük mucizeler göstermiş, insanlar onun gösterdiği bu mucizelerden çok etkilenmişlerdir. Ancak Hz. İsa (as) daima, bu mucizelerin Allah'ın izniyle gerçekleştiğini belirtmiş, İncil açıklamalarında ise iyileştirdiği insanlara sık sık "imanın seni kurtardı" demiştir. Nitekim halk da, Matta İncili'ne göre, Hz. İsa (as)'ın mucizeleri karşısında Allah'ı yüceltmişlerdir:



Giotto di Bondone'ye ait "Lazarus'un Dirilişi" isimli fresk. 1320 yılına ait bu eser İncil'de yer alan bir açıklamayı tasvir etmektedir. İncil'de Hz. İsa'nın Lazarus isimli bir kişiyi öldükten sonra dirilttiği yazmaktadır. Tablo, Padua'daki Scrovegni Kilisesi'nde yer almaktadır.
İsa o bölgeden ayrılıp Galile gölünün kıyısından geçerek dağa çıkıp oturdu. Yanına büyük bir kalabalık geldi. Beraberlerinde kötürüm, kör, çolak, dilsiz ve daha birçok hasta vardı. Hastaları O'nun ayaklarının dibine bıraktılar. O da onları iyileştirdi. Halk, dilsizlerin konuştuğunu, çolakların sağlam oluverdiğini, körlerin gördüğünü, kötürümlerin yürüdüğünü görünce şaştı ve İsrail'in Tanrı'sını yüceltti. (Matta, 15: 29-31)

Artan engellere rağmen, özellikle de, baskı ve zulüm altında yaşayan halkın arasında, Hz. İsa' (as)'a inananların sayısı artmaya başlamıştır. Bu dönemde Hz. İsa (as) ve havarileri bütün çevre kasabaları ve şehirleri dolaşmışlardır. Bu arada rahipler ve yazıcılar, yıllardır sürdürdükleri geleneklerinin batıl yönlerini kendilerine anlatan, kurdukları düzendeki sapmaları hatırlatan, kendilerini sadece Allah'a iman edip, Allah için yaşamaya çağıran Hz. İsa (as)'a karşı tuzaklar hazırlamaya başlamışlardır. (Luka, 22: 1-2; Yuhanna, 11: 48). Ancak Allah bu tuzaklardan Hz. İsa (as)'ı korumuştur.

Kuran'da Hz. İsa (as)'ın Allah Katına alındığı ve bir benzerinin, o zannedilerek öldürüldüğü haber verilmiştir. Hz. İsa (as), bütün peygamberlerin yaptığı gibi, kavmini, Allah'a iman etmeye, gönülden teslim olup Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için yaşamaya, günahlardan ve kötülüklerden sakınmaya, salih amellerde bulunmaya davet etmiştir. Onlara dünya hayatının geçiciliğini ve ölümün yakınlığını hatırlatmış, ahiret gününde her insanın tüm yaptıklarıyla hesaba çekileceğini bildirmiştir. İnsanları yalnızca Allah'a ibadet etmeye ve sadece Allah'tan korkup sakınmaya çağırmıştır. İncil'de de bu konularla ilgili çok sayıda öğüde ve mesel adı verilen eğitici hikayelere rastlamak mümkündür. Hz. İsa (as), İncil'de yer alan ifadeyle, "imanı kıt olanlar"a karşı öğütler vermekte, insanlara "Allah'ın Egemenliği"nin yakın olduğunu müjdelemekte ve onları Allah'tan bağışlanma dilemeye davet etmektedir. Bu hakimiyet, Yahudilerin Mesih'in gelişiyle birlikte kurulacağını umdukları ve İsrailoğullarının imanına ve kurtuluşuna vesile olmasını bekledikleri hakimiyettir.

Hz. İsa (as), Hz. Musa (as)'ya indirileni tamamlamaya geldiğini bildirmiş; yani gerçek Tevrat'ın hükümlerine bağlı kalmış ve bazı Yahudileri de, bu hükümlerden uzaklaştıkları ya da bu hükümleri samimiyetsiz bir biçimde, gösteriş amacıyla uyguladıkları için uyarmıştır. Yeni Ahit'e göre, kendisine karşı çıkan bazı Yahudilere "Musa'ya iman etmiş olsaydınız, bana da iman ederdiniz, çünkü o benim hakkımda yazmıştır" (Yuhanna, 5: 46) demiştir. Hz. İsa (as) insanları Tevrat'ın özüne uymaya davet etmiştir. Matta İncili'nde Hz. İsa (as)'ın Hz. Musa (as)'ya indirileni tamamlamaya geldiği şöyle aktarılır:
... Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim... (Matta, 5: 17)


Bu nedenle, bu buyrukların en küçüklerinden birini kim çiğner ve başkalarına öyle yapmayı öğretirse, Allah Katında en küçük sayılacak. Ama bu buyrukları kim yerine getirir ve başkalarına öğretirse, Allah Katında büyük sayılacak. (Matta, 5: 19)

Kuran'da da Hz. İsa (as) için şu şekilde haber verilmektedir:

"Benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak üzere size Rabbiniz'den bir ayetle geldim. Artık Allah'tan korkup bana itaat edin". (Al-i İmran Suresi, 50)